28 Eylül 2011 Çarşamba

Koş Ali Koş Kos'a Koş

Koş Ali Koş, Kos’a Koş.
İlkokula başladığımda,
İlk öğrendiğim cümle;
Koş Ali, Koş idi.
O zamandan beri kim darda olsa koşarım.
Ki
Yunanlı kardeşlerimizin battı batacak haberleri gelince,
Hemen yandan çarksız vapura atladım.
Koş Ali Koş, Kos’a Koş!
Aslında bu geziye, ben, eşim ve de kızım beraber gidecektik.
Tam biletleri alırken,
Ana bir baktım, benim pasaportun süresi geçmesin mi?
Hemen İle gittim.
Biyometrik fotoğraf,
Vergi dairesine git,
İki tane kimlik fotokopisi çektir.
Bunları yapalım da
Hepiciği neden aynı yerde olmasın?
Allah’tan taksiciler var da
Belki de yetkililer taksiciler de kazansın diye düşünüyor olabilir.
Git-gel Emniyet-Şehir Merkezi, hallettik.
Valla ne zaman Devlet Kapısına gitsem,
En korktuğum;
Keyfimin kahyası mısın?
Bu gün git, yarın gel!
Bu sefer öyle olmadı.
Bu gün gittik, yarın gelme, APS ile geliyor dediler.
Valla çağ atlamak dedikleri bu olsa gerek.
Gerçi sağolsun görevli,ne yapacaksınız, Kos’a gidip
Batsın …zevenkler demeyi de ihmal etmedi.
O an elinde yetki olsa,
Kos’a gidersen vermem pasaportu, gözlerinden okudum.
Hemen çevir kazı,
Ne Kos’a mı gitmek?
Kos’a gidenin?
Demeye başladım.
Yanımda Can,
İyi çocuktur, bir kere şu cebinde akrep olmasa?
Eve geldik, iki de bir sms gelmeye başladı;
Pasaport pişiyor,
Pişti,
Kargoda,
Yolda,
Merkezde…
Teslim edilmesini unutmuşlar bir tek.
Neyse bu kadar kusur kadı kızında da olur.
Şu sıralar halkımız iki yere gidiyor;
Bir;
Somali,
İki;
Kos…
Biri açlıktan kırılıyor,
Diğeri;
Batıyor…
Yakında burada ‘’Kimse Yok mu’’ derneğini görürsek şaşmayalım.
Yandan çarksız vapura yetişelim derken,
Döviz almayı unutmayalım mı?
Ulan dedim,
Kos dikleri neresi?
Şurası.
Türk Parası geçer.
Bizdeki gibi her yer döviz bürosu doludur.
Ama nerde?
Bankayı buluncaya kadar canım çıktı.
Tam sıra geldi;
Demesin mi?
Merkez Bankası’na.
O an başımdan aşağı kaynar sular dökülmesin mi?
Hanım da iki de cebi çaldırıyor, gel gari diyor,
Mavi tren kalktı kalkacak.
Ben de gözü kararttım bir sehayat acentesine girdim.
Döviz patladı, kriz geliyordan aklımda kalan,
Euro uçmuştur, şimdi.
Yorgo’da iyi uçurmuş
3.30
Allah’tan çok fazla almadıkta,
20 Euro bize girmiş.
Kendimize ceza verdik,
Öğle yemeği yemedik.
75 Euro elimde, can havli ile
Kendimi Mavi Tren’e attım.
Kos’ta dört renk tren var;
Yeşil,
Şehir içi.
Açık Yeşil;
Ormana,
Mavi;
Asklepion,
Kırmızı;
Sahil kenarı ama ayrı firmaya aitmiş, tam güzergahı söylemiyorlar…
Biz de Asklepion’a doğru yola çıktık.
Yunan müzikleri eşliğinde,
Ulan biz olsak şirin görünmek için,
Yabancı müzikler dinletiriz.
Ve
İngilizce görmek nerdeyse ‘’impossible’’
Bizde ise
İngilizce’nin ‘İ’sini bilmeyenin dilinde;
Check-in,
Boarding,
Outlet,

Geçenlerde, rahmetli Recep Yazıcıoğlu,
Karamanlılar gibi bir ferman yayınlamayı müteakip
Elim bir trafik kazsı neticesi, Hakkın rahmetine kavuştu;
Tesadüf?
Tıpkı,
Eşref Bitlis,
Muhsin Yazıcıoğlu gibi
Tesadüfler tesadüfleri severmiş.
Valla ben ne zaman trene binsem;
Aklıma;
Kara tren,
Sarı gelin,
Tren gelir, hoş gelir,gelir.
Özellikle Yavuz Bingöl’den.

Vapur’daki görevli dedi ki
Beni seven tam saat onda burada olsun.
Eline kitabı aldı,
Aha dedi;
Kos burası.
Ve özellikle camii minarelerinden istifade ederek,
Yol tarifleri yaptı.
İşte o an anladım;
İsviçre’liler neden minare istemiyor?
Elbette minareyi çalan kılıfını hazırlar, değil.
Minareye bakan, kaybolmaz.
Şu yön bulma cihazları üreten yok mu?
Kesin onların işi,bu.
O kadar güzel takdim yaptı ki
Kırk yıllık rehberlerin ağzı açık kalır.
Ve son derece samimi hissettim.
Mastika(sakızlı)dondurmadan yiyin,
Peynirini alın,
Trenlere binin,
Şurada yemek yiyin…
Neskafe üç lira vapurda,
Tam inişe geçtik;
Bizim halatçı mükemmel İngilizce, Fransızca ve diğer dilleri ile
Vapur 16.30’da kalkıyor dedi.
Ve tabii herkesi güldürdü.
Adam, tam bir güldürü ustası, tebrik etmek lazım.
Yandan çarksız geminin büfecisinin tavsiyesine uyarak,
En ön sırayı kaptık,
Demirel’in GAP’ı kaptırmaması gibi
Ve hurra…
Gümrüğe
Fıstık gibi Yunanlı polis kızımız elinde telsizle bize epeyce hava attı.
Ayağındaki botlar da pek havalı duruyordu.
Geçtik, sıraya…
Ve bölücülüğün başladığı an;
Euro Vatandaşları buradan, diğerleri şuradan…
Ulan biz sizi kurtaraya gelmişiz, batmayasınız diye
Reva mı bize bu?
Bir de
Bir kuyruk?
Aman Allah’ım,
O da ne?
Valla gemi hemen dönüşe geçse ilk ben dönerim.
Ne len o?
Biz sizi kurtarmaya geldik.
Sıra beklemeye gelmedik.
Valla gümrükten çıkış;
11.15’i buldu.
Nasıl bir kalabalık?
Türkler,
Katamaranlarla,
Deniz Otobüslerle,
Bodrumlu Kaptan Osman’la geliyorlar…
Çekirge sürüsü gibi.
Kos’lular ise
Valla hiç umurlarında değil.
Sanki erkeksiniz, tek tek gelin der gibi
Tek polis koymasınlar mı?
O da bunalmış garibim.
Birinci çelişki;
Hem batıyoruz,
Hem de ne geliyorsunuz?
İkincisi;
Bölücülük.
AB’liler buradan,
ABC’liler şuradan.

Bu arada,
Bir şey çok rahatsız etti.
Pasaportunda, Kıbrıs vizesi varsa, yandın, içeri almıyorlar.
Neymiş?
Kuzey Kıbrıs’ı tanımıyorlarmış.
Ya kardeşim,
Sen istediğin kadar tanıma,
Ben tanıyorum.
Var mı diyeceğin?
Rahmetli Ahmet Vardar yaşasa idi
Şöyle mi derdi;
Buradan Dışişlerine sesleniyorum,
Bu işi en kısa zamanda çözün.
Komşularla sıfır sorun böyle olacaksa olmaz olsun
Ya da
Kırklareli’de Vize bile kalkarsa,
Böyle vize olmaz olsun.
Aslında,
Şu zamanda pasaportta gereksiz.
Dünya vatandaşlığı sistemi,
Dünya vatandaşlık kimlik kartı,
Okut optiğe,
Kırmızı yanarsa, dur!
Yeşile geç,
Turuncuya dikkat et.
O zaman ne yapacak, pasaporttaki bu kadar görevliler?
Gümrükçüler?
Geldik
Asklepion’a.
Aklıma o an Haydar Dümen geldi.
Neden mi?
Aşklepion diye bir yer olsa idi
Haydar Dümen yakışırdı.
Bu Asklepion İzmir-Bergama’da da var.
Daha iyi durumda.
Güzel de bir tiyatrosu bile var.
Bir gerçek var ki
Bizim arkeolojik yerler daha bakımlı ve daha yaratıcı şeyler yapılmış.
Yunanlı kardeşlerimiz, buraları biraz
Ya kaderine terk etmiş
Ya da
İlk günkü gibi korumaya çalışıyorlar.
Turnikeleri bile çalışmıyor.
Aydınlatıcı bilgileri fazla aydınlatmıyor.
Ama
Asklepion’dan öyle güzel resimler çekiliyor ki
Sanki Kos ile Bodrum arasındaki deniz, bir karış.
Şeytan diyor ki
İkisi arasına, köprü yap.
Asrın projesi olsun.
Böylece Türk Yunan dostluğunun ilk somut köprüsü yapılmış olur.
Kaça patlar?
Valla, Ramazan Davulu patlatmaya benzemez, tabii bu işler.
Adamı şişler.
İnsanın aklından o an,
Neden buraları bizim değil diye geçiyor.
Aynı şey;
Yunanlı kardeşlerimizden de geçiyordur ama
Kimse sesli düşünemiyor.
Benim merak ettiğim;
Gerçekten bizde neden kalmadığı.
Neler oldu da, böyle oldu.
Tam bu esnada,
Polisin üzerinde şöyle yazıyor;
Hellen Polisi.
Hellim Peyniri bir şey.
Malum Hellenizm;
Kocaman İskender Abimizin,
Batı ile Doğu sentezi.
Bunun en güzel örneği de
Nemrut Dağ’ındaki Tanrı ve Tanrıçalar…
Batı Tanrıları/Tanrıçaları Batı’ya,
Doğu Tanrıları/Tanrıçaları Doğu’ya bakıyor ama
Sırt sırta vermişler.
Helal sana Kommanege Krallığı.
Asklepion turunu tamaladık,
Mavi Treni beklemeye başladık.
Taze portakal suyu satıyor, Yorgo.
Kos’la ilgili kitaplar…
Biraz pazarlık edip bir tane Kos kitabı,
Bir bardak ta taze portakal suyu afiyetle mideye indirdik.
O an aklımda,
Açlar geçti,
Susuzlar…
Şahsi görüşüm;
Bunlar küresel sorunlar,
Küresel sorunlar,
Küresel çözümler bekler…
Kalıcı olur,
Sistem tıkır tıkır işler.
Şova dönüşmez.
Sadece bir ideoloji ilgilenmez,
İnsanlık ilgilenmeli.
Bu iş;
Ajda Pekkan ile Nihat Doğan’a da kalmamalı.
Çok ciddi yaklaşılmalı.
Ve Devlet eli ile yapılmalı.
Ayrıca denetlenmeli.
Çünkü
Maalesef insanoğlu savaşlarda, maalesef öldürdüğü kişinin mallarına bile ganimet diyen bir varlıktır.
Ve de
Sizin ananız babanız aç iken
Başkalarına yardım yaparsanız,
Toplum der ki
Kardeşim sen önce,
Anana babana baksana.
Yani
Terzi sökük gezer olmamalı.

Neyse
Konuyu dağıtmayalım, deyip habire dağıtan ben,
Kos’a döneyim.
Tren gelir, Hoş gelir, nidaları eşliğinde,
İndik Şehir Merkezine.
Adamlar, Centrum bile yazmamışlar.
Bizde ise Şehir Merkezi yazısı bile yok.
Varsa yoksa,
CENTRUM yazısı var.
Biraz şöyle dolaşalım dedik,
Başladık, turlamaya.
Hipokrat Ağacı’na geldi sıra.
Ey Hipokrat,
O yemini etmişsin ya
Ve her doktor ediyor,
Valla korkuyorum be Hipokrat.
İdeolojiler, maalesef vicdanın önüne geçmeye başladı.
Hani bile bile lades derler ya
Valla aynen bile bile ölüme bile gidebilirsin güzel memlekette.
Çünkü
Samimiyetin yerini, sinsilik aldı,
Var mı bunun bir ilacı,
Hipokrat?

Asklepion,
O zamanların tam teşekküllü hastanesi.
Meditasyon, yoga, dinsel tedavi, telkin, şimdiki bitkisel şifalar…
Yani şimdiki
SPA’lar da diyebiliriz.
Gerçi ben eşeklerden hoşlanırım,
Ve
En beğendiğim cümle;
Eşek hoşaftan ne anlar sözü?
Ki buradaki eşek ben oluyorum…

Bir mağazaya girdik,
Ana Kız Fatoş, mükemmel Türkçe konuşuyor…
Meğerse bunlar mübadelede en iyi yer;
Doyduğun yerdir, diyenlermiş.
Ama biraz çekingenler,
Ve de
Hafif korku var gibi.
Hediyelik eşya satıyorlar,
İşleri güzel.
Yanımda eski, hareketli Türk Müzikleri vardı,
Dedim ki
Al bu da sana bizden bir armağan olsun.
Aman Allah’ım,
Nasıl sıcak?
Gavur şeyi gibi sıcak.
Şu sıralar, şu gavur şeyine takmışım.
Kim dilimize sokmuş ise
Önüme gelene soruyorum;
Neden gavur şeyi sıcak denir?
Bir gün dayak yiyeceğiz ama
Hadi hayırlısı.

Girdik bir markete;
Allah kabul etmesin,
Bu Ramazan’da bira, su ve de leblebi aldık.
Ama içimiz yanıyor…
Sıra geldi,
Yeşil Trene.
Yeşil Tren, şehir merkezi gezisi.
Önce Yunanca,
Ardından İngilizce bilgiler veriliyor.
Şehrin sokaklarında volta atmak dedikleri bu olsa gerek.
Tam arkamızda, bir araba.
Ha bire korna çalıyor,
Yol verin ağalar, beyler der gibi.
Anne kucağında, bebesi.
Belli ki ateşlenmiş.
İkisi de telaşlı,
Endişeli.
Arkada kızları.
Acile.
Dert her yerde dert.
Hastalık her yerde hastalık.
İncir ağacı her yerde, incir ağacı
Ama lezzet farklı.
Kos’ta da incir var,
Zeytin var,
Sakız var,
Bodrum’da ne var ise Kos’ta da aynısı.
Ama
İnsanlar nedense doğdukları yerin meyve ve sebzeleri ile övünürler.
Aslında, hepsi
Allah’ın nimeti.
Dünyanın en lezzetli inciri;
Aydın-İncirliova diyorlar,
Bu bence de doğru.
Çünkü
O yerin toprağı,
Suyu,
Havası.
Hepsi bir araya gelince, o lezzet oluşuyor.
Araçların bazılarında,
AB rumuzu var,
Bazıları ise hala eski plakalı.
Sanki bize lan AB’ye girdi isek der gibi.
Taksilerin çoğu Mercedes ve de lüks
Ama pahalı diyorlar.
Her yer,
Bisiklet ve de motorsiklet kaynıyor.
Özellikle de bayanlar.
Mini mini etekleri ile pedal çeviriyorlar,
Valla kimse kimsenin umurunda değil.
Bizde bu sorun olur mu?
Olur, valla.
Abla sen Ramazan’da ne yapıyorsun diyen olur mu?
Olur.
Bu hoşgörü
Bizde maalesef hoştgörü olabiliyor.
Arada -t- harfi kadar fark var.
Girdik Kale’ye.
Kalenin Bedenleri Türküsü eşliğinde.
Bazen düşünürüm,
Bu Türk kelimesi nereden geliyor?
Bunun altında, Türkü yatıyor, olmasın?
Kos’ta,
Arkeolojik eserler şehrin tam göbeğinde.
Hatta iç içe geçmiş.
Oralı bir bayana sordum;
Arkandaki arkeolojik yapı ne?
Demesin mi?
Bilmiyorum…
İnanamadım, doğrusu.
İnsan hiç değilse, Agora der,
Ya da
Tiyatro.
Tık yok.
O an aklıma Urfalı minik rehberler geldi,
Dünyadaki her dilden, o yer hakkında bilgileri olan.
Yoksulluk insanı ne kadar yaratıcı yapıyor.
Aslında hepsine ayak basmak,
Tek tek incelemek isterdim ama vakit, sıkıntısı.
Agora,
Odeon,a gidemedik, mesela.
İnşallah bir daha ki sefere.
Bu arada,
Şu sıralar moda;
Kos ve somALİ.
Kimi görsem, ya somALİ’ye
Ya da Kos’a.
Pasaporttaki bayan gönüllü somAli’ye gidiyordu,
Bir aralar Suriye modası vardı,
Sanki birileri yukarılardan üfürüyor;
Şuraya gidin der gibi.
Millet rüzgar nereden eserse, aynen o istikamete.
Ne diyelim?
Hayırlara Vesile Olsun.

Hanım alışverişe
Ben ise Camii’ye.
Defterdar İbrahim Paşa Camii.
İçindeki imam Türkiye’den gelmiş, bir aylığına.
Önünde internet.
Vakit geçiriyor.
Yaklaşık 2000 Türk varmış.
Turizm nedeni ile pek fazla takılamıyorlarmış, Camii’ye.
Altındaki dükkanlardan biri Kafe.
Hemi de içkili.
Ulan bizde olsa yeni bir tartışma konusu idi.
Camii’nin altında, içkili mekan olur mu?
Elin gavuru yapar mı?
Yapar.
İstersen ses çıkar.
Adamı oyarlar, valla.

Alışveriş mekanları bizim Bodrum Barlar sokağına benziyor.
Ama fiyatlar hem pahalı.
Hemi de
Bizdeki gibi
Beş deyip üçe inmiyorlar.
Hangisi doğru?
Düştük Mastika dondurmanın peşine.
Ulan ona sor,
Buna sor,
Sor Allah’ım sor.
Bula bula bir yerde bulduk,
O da
Sanki altın saklıyor, mübarek.
2 Euro’ya, bir kase.
Yarısını hanım, yarısını da ben götürdüm.
Bu arada,
Yorgo gemide cebinden parasını düşürmesin mi?
Hemen yerden alıp kendisine verdim.
Kos’a gezerken kendi kendime salakça şöyle bir şeyler geliyor aklıma;
İnsanın elinde olmayan şeyler var,
Takdiri İlahi.
Mesela,
Anasını seçemez, insan.
Babasını da.
Rengini,
Dilini,
Ana-babaya bağlı dinini.
Doğduğu yeri de.
Şimdi ben burada doğmuş ve buralı olsa idim,
Elin gavuru diyecek miydim?
Bu yazı nasıl yazılacaktı?
Yazdıklarımın tersi mi olacaktı?
Ey Allah’ım,
Ne kadar büyüksün,
Kader dedikleri bu olsa gerek.

Aslında,
Bir daha Kos’a gidersem,
Bir araç kiralayıp, şöyle baştan başa gezmek.
Mesela
Kefal-OS çok ilginç geldi.
Hani şu bizim bildiğimiz kefalı, kefalos yapmışlar.
Kesin kefalı meşhurdur, Kefalos’un.
Baştan başa 50 KM uzunluğunda dediler.
Bir saat gitsen,
Bir saatte dönüş.
Bir-iki saatte oyalan,
Al sana
Kos.
Netice;
Koş Ali Koş, Kos’a koş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder